Luzern şehrine araçla girdikten sonra önceden belirlediğim kapalı otoparka aracımızı bıraktık ve hazırladığım gezi rotasına başlamanın heyecanını yaşadık.
Aslan Anıtı (Löwendenkmal)
İlk durağımız, şehrin en duygusal noktalarından biri olan Aslan Anıtı oldu. Kayaya oyulmuş dev bir aslan figürü var; ilk bakışta uyuyan bir aslan gibi görünse de aslında göğsüne saplanan mızrakla can çekişiyor. Bu hüzünlü aslan, Fransız Devrimi sırasında Paris’te hayatını kaybeden İsviçreli muhafız askerlerin anısına yapılmış. Dünyaca ünlü yazar Mark Twain bu anıtı gördüğünde, “Dünyanın en hüzünlü ve en dokunaklı taş parçası” demiş. Gerçekten de anıtın önünde durduğunuzda bu hüznü iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Anıt alanından çıktıktan sonra turistler için hazırlanmış hediyelik eşya dükkânlarının bulunduğu sokaklardan geçerek Luzern Gölü’ne doğru yürüdük. Tabii ki bu dükkânlardan üzerimize düşen hatıraları alıp gezi koleksiyonuma kattık.
Luzern Gölü ve Tekne Turları
Luzern’in en güzel manzaralarını keşfetmenin yolu, göl kenarında yürümek ya da bir tekne turuna çıkmak. Göl, etrafını saran dağlarla birlikte tam bir tablo gibi görünüyor. Özellikle güneşin ışıklarının göle vurduğu saatlerde manzara adeta büyülüyor. Göl kenarındaki kafelerden birinde sıcak bir kahve içerek bu manzaranın tadını çıkarmak, Luzern’de yaşanacak en keyifli deneyimlerden biri.
Kapellbrücke (Şapel Köprüsü)
Şehrin simgesi olan Kapellbrücke, yani Şapel Köprüsü, Luzern’e gelen herkesin mutlaka uğradığı ilk duraklardan. 14. yüzyılda yapılmış bu ahşap köprü, sadece Luzern’in değil tüm İsviçre’nin en çok fotoğraflanan yapılarından biri. Yaklaşık 200 metre uzunluğundaki köprü, Luzern Gölü’nün Reuss Nehri kısmını süslüyor.
Köprünün en dikkat çekici özelliği, çatıya asılmış üçgen ahşap panolar. Bu panolarda Luzern tarihinden sahneler resmedilmiş ve köprüde yürürken adeta küçük bir tarih turuna çıkıyorsunuz. Köprünün tam ortasında bulunan sekizgen Wasserturm (Su Kulesi) ise zamanında gözetleme kulesi, hazine odası ve zindan olarak kullanılmış. Bugünse köprüyle birlikte şehrin kartpostal yüzünü oluşturuyor. Özellikle yaz aylarında köprünün kenarlarını süsleyen rengârenk çiçekler burayı daha da masalsı bir hale getiriyor. Akşamüstü gün batımında köprüden göle ve dağlara bakmak ise tarifsiz bir huzur veriyor.
Altstadt (Eski Şehir)
Kapellbrücke’den geçip ilerlediğinizde karşınıza Luzern’in kalbi olan Altstadt, yani Eski Şehir çıkıyor. Burası tamamen yayalara ayrılmış dar sokaklardan oluşuyor. Rengârenk fresklerle süslenmiş binalar, tarihi çeşmeler ve Ortaçağ’dan kalma kuleler her köşe başında sizi karşılıyor.
Altstadt’ın en güzel detaylarından biri, binaların cephelerine yapılmış devasa resimler. Kimi mitolojik sahneleri, kimi loncaları, kimi de şehir efsanelerini anlatıyor. Bu süslemeler sayesinde kendinizi adeta bir açık hava müzesinde dolaşıyormuş gibi hissediyorsunuz.
Sokaklarda gezerken küçük butik dükkânlara ve çikolata mağazalarına uğramadan geçmek pek mümkün olmuyor. Ayrıca meydanlarda kurulan pazarlarda yöresel ürünler bulabilirsiniz. Burada zaman sanki ağır çekimde akıyor; acele etmeden, adım adım dolaşmak ve kaybolmaya izin vermek en güzeli.