İsviçre gezimizin son durağı Zürih oldu. Son günümüz bizi kapalı ve ilerleyen saatlerde yağmura dönen bir hava ile uğurladı adeta.
Arabamızı kapalı otoparka bıraktıktan sonra, önceden planladığımız Zürih turumuza başladık.
İlk durağımız, alışveriş meraklılarının gözdesi Bahnhofstrasse oldu. Dünyaca ünlü markaların mağazalarının sıralandığı bu cadde, alışveriş yapmasanız bile mutlaka yürünmesi gereken bir yer. Ardından dar sokakları, tarihi evleri ve küçük butikleriyle Altstadt (Eski Şehir) bizi karşıladı. Zürih’in ruhunu en iyi hissettiren bu bölgede sokak aralarında gezerken karşımıza çıkan sanat galerileri ve kitapçılar, zamanda yolculuk yapıyormuş hissi veriyor. Özellikle renkli panjurlarıyla ünlü Augustinergasse, şehrin en fotojenik sokaklarından biri.
Şehirdeki tarihi kiliseler de gezimizin önemli parçalarındandı. Dünyanın en büyük saat kadranına sahip olan St. Peter Kilisesi, ardından Zürih’in simgesi haline gelmiş ikiz kuleleriyle ünlü Grossmünster… Limmat Nehri kıyısında görkemli bir şekilde yükselen bu yapı, rivayete göre şehrin koruyucu azizleri Felix ve Regula’nın mezarlarını barındırıyor. Romanesk mimarinin güçlü örneklerinden biri olan Grossmünster, Zürih’in Reform hareketlerindeki rolüyle de tarihi açıdan çok önemli.
Altstadt’ın göl tarafına yakın konumda bulunan Fraumünster Kilisesi ise özellikle Marc Chagall’ın tasarladığı vitraylarıyla ziyaretçilerini büyülüyor.
Şehrin merkezinde, Limmat Nehri kıyısında yürüyüş yapmak, hem tarihi yapıları hem de şehrin canlı atmosferini keşfetmek için çok keyifli. Biraz ileride Zürih Gölü’ne vardığınızda manzara daha da güzelleşiyor. Burada kısa veya uzun süreli tekne turlarıyla gölün tadını çıkarmak mümkün. Biz maalesef havanın azizliğinden ötürü bu deneyimi yaşayamadık.
Zürih, tarihi yapıları, göl manzarası, dar sokakları ve modern caddeleriyle İsviçre gezimizin unutulmaz bir finali oldu.